Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Atatürk Ve Felsefe

ATATÜRK VE FELSEFE
Burada yapılacak kısa incelemede, Atatürk’ün bazı felsefi görüşleri ile kendi yönetim ve inkılabına dayanak olan felsefi esaslar ele alınacaktır. Mustafa Kemal’in doğuştan önder yaradılışta ve bağımsız bir ruha sahip olduğu bilinmektedir. Bu özelliğini kendisi şöyle anlatıyor. “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletin en büyük ve atalarımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailemle ilgili bulunan özel ve resini hayatımın her evresini yakından tanıyanlarca bu aşkım bilinir. Bence , bir millette şerefin, onurun, namusun ve insanlığın doğup yaşayabilmesi, mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasına bağlıdır. Ben, yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı olmalıyım.” Mustafa Kemal’in eserinin, kendi yetişme tarzı ve yaradılışıyla ilgisi pek büyüktür. O’nun karakterindeki özgürlük ve bağımsızlık vasfı, kısmen inceleme ve araştırmacılarının, daha çok yaradılışının ve geçirdiği deneylerin ortaya çıkardığı felsefi inançların kaynağıdır. Şu halde, O’nun kuracağı düzenin toplumsal ve bireysel bağımsızlık ve özgürlük ilkelerini yansıtan bir öğreti ve onun kökeni niteliğindeki bir felsefi inanç olması kadar doğal bir şey yoktur. Mustafa Kemal, insanı laik ve özgürlüklerini kısıtlayan, herhangi bir toplum üzerinde diğerlerini kayıtsız şartsız egemen kılan, demokratik yollar dışında bir millete iktidar olma iddiasında bulunan görüşlere, felsefelere: bireylere ve kuruluşlara düşmandır. O’nun yönetim ve hedefi, giderek, gelişmek ve olgunlaşmak suretiyle ulusal bağımsızlık ve egemenliğe dayanarak milli iradenin ve meşru temsilcilerinin etki ve yönetimiyle milli ülküleri gerçekleştirmektedir. Bu ülküye kaynak olan felsefe, Atatürkçü felsefedir; başka bir deyişle Mustafa Kemal kendi felsefesinin uygulayıcısıdır.

Karl Marks Kimdir – Hayatı – Felsefesi – Görüşleri – Şiirleri

Karl Heinrich Marx (okunuşu: Karl Haynrih Marks)
(5 Mayıs 1818 Trier – 14 Mart 1883 Londra) 19.yy’da yaşamış filozof, politik ekonomist ve devrimci. Komünizmin kuramsal kurucusudur. Birçok politik ve sosyal konuda fikri olmakla beraber, en çok Komünist Manifesto’nun (1848) giriş cümlesinde özetlediği tarih analiziyle tanınır: “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.”[1] Marx, bütün eski sosyoekonomik sistemlerde olduğu gibi kapitalizmin de kendini yok etmeye yol açacak içsel dinamikler yaratacağına inanırdı. Nasıl ki kapitalizm eskimiş feodalizmin yerini aldıysa, sınıfsız bir toplum olan komünizm de “devletin proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olmadığı” siyasal geçiş sürecinden sonra onun yerini alacaktır.[2]
Marx, sosyoekonomik değişimlere belirli bir tarihsel zorunluluk perspektifinden bakardı. Kapitalizm, yapısal durumunun dinamiği ve çatışması sonucu yerini komünizme kesin olarak bırakacaktır:
“ Modern sanayiin gelişmesi, burjuvazinin ayaklarının altından bizzat ürünleri ona dayanarak ürettiği ve mülk edindiği temeli çeker alır. Şu halde, burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır. „

4 Mayıs 2012 Cuma

Hegel Ve Felsefe

Evrensel Diyalektik Yasaları’nı o ortaya koydu. 1800lü Yıllar’ın Büyük Filozofik Aydınlanması Feuerbach (öd.1804) Maddeciliği’nden geçerek, O’nun Öğretisi’nde temellenir ,denir.
Tarihte Us Başlıklı Konuşması’nda, ‘İnsanca olan her Yer’de, İnsanca olduğu ve Hayvanca olmadığı sürece, Düşünce vardır’ derken, Duyular’ın getirdiği Veriler’den yansıyan Günlük Düşünme’den çok Farklı olarak, birbirinden türeyen Kavramlar Sistemi’yle Düşünme’yi (Filozofik Düşünme’yi) dile getirmektedir.
Hegel, Çağ’ının Aristoteles’in Formel Mantığı ile açıklanamayacağını düşündü. Bilimsel Mantığın 3 Ünlü Yasası, bu Çağ’ın, Hızlı ve Sürekli Değişimler’ine gereken Karşılığı verememektedir. Bu Mantığın 3 Ünlü Yasası’nın Tersi olarak; bir Şey hiçbir Zaman kendisiyle Özdeş değildir .Çünkü Her an ve Sürekli olarak değişmektedir. Bundan dolayı da bir Şey Her Zaman başka bir Şey’dir ve kendisiyle Çelişme Hali’ndedir. Bir Şey aynı Zaman’da hem Kendisi, hem de Başkası’dır ve 3.İmkan içindedir.

Wittgenstein’ın Değinileri

İlkin gezginliğe çıkman gerek;ancak sonra yurduna dönebilir, o zaman da ötekileri anlayabilirsin”
1.Yeni bir sözcük, tartişma toprağina atilmiş taze bir tohum gibidir.
2.Dolu felsefe sırt-çantasiyla matematik dağına ancak ağır ağır tırmanabiliyorum.
3.Bir şey iyi ise,kutsaldır da.Bu,garip biçimde,benim etik görüşümü özetliyor.
Doğaüstünü ancak doğaüstü olan dilegetirebilir.
4.İnsanlar iyiye doğru götürülemezler;ancak şuraya-buraya götürülebilirler.İyi,olgu uzamının dışında yatar.
5.İnsanın – belki de halkların- hayret duymaya uyanmaları gerekir.Bilim,onları yeniden uyutmanın aracıdır.
6.Kendi zamanından önce olmakla yetineni,gün gelir, yakalar zamanı.
7.Yetenek taze suların sürekli çağladığı bir kaynaktır.Ama bu kaynaktan doğru biçimde yararlanılmazsa,değersizleşir.
8.Felsefe sorunların çözümü,masaldaki armağa benzer:büyülü şatoda büyülü bir şey gibi görünür,oysa dışarıda,günışığında bakıldığında, sıradan bir demir parçasından başka bir şey değildir.

Slavoj Zizek Kimdir – Fikirleri – Kitapları – Yaşamı

Image
İletişim alanında Zizek, özellikle film analizleri ile tanınıyor. 1970’lerden bu yana film analizlerine egemen olan göstergebilimsel yöntemin tek katmanlı çözümleme yarattığından hareketle, filmin yüksek metin (hipertext) kurgusu nedeniyle çok katmanlı yapısına dikkat çekiyor. Filmin görüntüleri ve diyalogları birleştirerek neredeyse ikinci el bir yaşam olduğundan hareketle, psikanalizi bir film çözümleme yöntemi olarak kullanıyor. Psikanalizin babası Sigmund Freud, bu yöntemi bir klinik metod olarak rüyalara uygulayan ilk düşünürdü. Bir post-freudyen olan Jacques Lacan ise psikanalizi dil üzerinden çözümlemelere kattı. Lacan, 1951’den itibaren yine Freud’un yol göstericiliğinde, dil kullanımı ve dil sürçmeleri üzerinde çalışarak, “Freud’a Dönüş” seminerleri başlattı. Freud’un daha 1895’te sözünü ettiği “konuşmaya katılan belirtiler” den hareketle belirtilerin ve eylemlerin, nasıl sözcüğün tam anlamıyla bedenin içinde tuzağa düşmüş kelimeler olabileceğinden yola çıkan Freud’un ayak izlerinden giden Lacan, psikanalizi dile uygulayan ilk bilim adamı oldu. Lacan film çözümlemelerinde de psikanalizi kullandı. Hitchcock filmlerinde sıklıkla psikanalitik çözümlemelere giden Lacan, İspanyol yönetmen L. Bunuel’in El Bruto-1952 filmini meslektaşları ile izleyerek psikanalitik yöntemle karşılıklı fikir alışverişi içinde incelemeye alır. Lacan’ın geliştirdiği metodu Zizek klinik çalışmaların dışına alarak, popüler kültüre ve sinemaya uyguladı. Zizek, Freud’un rüya çözümlemelerini, sinemanın da bir rüya endüstrisi, (Spielberg’in film şirketinin isminin Dreamworks “rüya çalışmaları” olduğuna dikkat) bu kez yönetmenin bakışıyla toplumun bilinçaltını deşen bir endüstri olduğundan hareketle, buradaki görüntüler kadar diyalogların da (Matrix filminde Morfeus’un, Neo’ya Chicago’nun son halini, neredeyse 11 Eylül 2001 tarihini, 1999’dan öngören bir kurguyla ‘gerçeğin çölüne hoşgeldiniz’ diye takdim etmesi) analize tabii tutulması gerektiğini görerek, film analizlerini başlattı. Ancak Zizek, bu yöntemi, daha çok popüler kültür ve toplumsal çalışmalarının içinde birer anektot gibi dağıtmayı uygun gördü.

İyi ile Kötünün Ötesinde – Friedrich Nietzsche

İnsanın olgunu, çocukken oyun oynamadaki ağırbaşlılığı yeniden bulandır. Bize en yakın olan, komşumuz değildir, komşunun komşusudur ancak. Her ulus böyle düşünür. Övmede, çıkışmaktan daha çok tedirgin edici bir nitelik vardır. İnsan, tutkusunu sever, dileğini değil. Katı insanların yanında bir utanç olayıdır içtenlik: biraz da pahalı üstelik. Kendi ülküsüne giden yolu bulmasını bilmeyen, ülküsüz bir insandan daha düşüncesizce, daha başıboşça yaşar. Kendi üstüne (kendince) pek çok söz söylemek, kendini gizlemek için bir araç bile olabilir. Yüksek kişileri yaratan, güç değil, yüksek duyumun sürekliliğidir. Ülküsüne ulaşan onun dışına da çıkar. Aslında ahlaki olgular yoktur; sadece olguların ahlaki yorumu diye bir şey vardır. Suç oltada değil, balık yok…
Friedrich Nietzsche